Nedir.Org *
admin

Orta Çağ Felsefesi Nedir

Resim Ekle Dosya Ekle Video Ekle Soru Sor Bilgi Ekle

Orta Çağ felsefesi tarihsel dönem itibariyle ilk çağ felsefesinin bitiminden modern düşüncenin başlangıcına kadar olan dönemi kapsar. İ.S. 2. yüzyıldan 15. yüzyıl sonlarına; 16. yüzyıl başlarına, Rönesans'a kadar olan dönem olarak ele alınır. Bu dönemin felsefe tarihi açısından kendine özgü özellikleri vardır. Bir çok felsefe tarihi kitabında ortaçağda felsefe yok sayılır ya da ortaçağın karanlık bir çağ olduğu değerlendirmesine bağlı olarak felsefenin de karanlığa gömüldüğü öne sürülür. Bunun yanı sıra ortaçağda felsefenin varlığını kabul eden ve bu felsefenin özgül niteliklerini açıklayan felsefe tarihi çalışmaları da söz konusudur.

Orta Çağ Felsefesinin Genel Özellikleri

Orta çağ felsefesi, klasik batı felsefesi tarihi ekseninde bakılacak olunursa antik çağ felsefesinin sonlarında belirginleşmeye başlayan din yönelimli ya da dinsel içerikli felsefe tarzının gelişmesi olarak gerçekleşir. Bu noktada belirgin bir özellik olarak felsefenin dinsel tartışmaların bir aracı durumuna gelmiş olduğu, genel batı felsefesi tarihçilerinin ortak saptamasıdır.
 
Burada söz konusu olan din Hıristiyanlıktır. Orta çağ boyunca dinsel öğretileri temellendirmek ya da dini dünya görüşüne kategorik bir temel sağlamak, felsefe yapma tarzının genel bir görünümü olmuştur. Hıristiyan dininin kendisine felsefe aracılığıyla bir açıklayıcılık sağlamaya, geçerliliğini temellendirmeye yöneldiğini görmekteyiz. Bu dönem boyunca inanç-bilgi-akıl-tanrı ekseninde yürütülen tartışmaları görmekteyiz. Din ile felsefe ilişkisi bu dönem boyunca çatışmalı durumlarda gösterir; bazı din bilgeleri felsefenin dinden, Hıristiyanlıktan uzak tutulması gerektiğini söyler ve buna çaba gösterir, buna karşılık başka bazıları inancın ve dinin temellendirilmesinde felsefenin gerek olduğunu söyler.
 
Batı Roma İmparatorluğu'nun çöküşü, meydana getirdiği kaotik ortamda kültürel ve düşünsel gelişmelerde bir bir kesintiye yol açmıştır. Antik çağda oluşan ve süregelen düşünsel gelişmelerden belirgin bir uzaklaşma ve bu gelişmelerin reddedilişi görülür. Din-felsefe ilişkisi bu ortamda girift bir görünüm sunar; bir yanda felsefe din içerisinde kaybolmuş gibi görünürken, bu kayboluş aynı zamanda felsefenin din içinde saklanmasını ve korunmasını getirir.
 
Dinsel düşünce kendisini temellendirmek için felsefeyi muhafaza ederken, bilgi sevgisi olarak anlaşılan haliyle olmasa ve dini amaçlara hizmet için kullanılsa bile belirli bir ölçüde antik çağda şekillenen felsefi düşüncenin korunmasını sağlamıştır. Felsefe bu dönemde açıkça görünür olmasa bile içkin özelliklerini tamamen yitirmemiştir. Bu bağlamda ortaçağ felsefesi, kilise öğretileriyle varlığını sürdürmüş; fakat Rönesas'tan itibaren bilimsel ya da eleştirel düşünceye yönelmeye başlamıştır. Bu söz konusu nitelikteki orta çağ felsefesini Macit Gökberk "Hıristiyanlaştırılmış Antik Felsefe" olarak değerlendirmektedir. Belirtilmesi gereken başka bir nokta ise bu felsefenin öteki dönemlerde görülen felsefe yapma tarzından farklı olarak statik nitelikte oluşudur.
 
Orta çağ felsefesinde Arap felsefesinin ya da İslam felsefesinin etkisini de belirtmek gerekir. İslam felsefesi batı düşüncesinde bu tür gelişmeler olurken, antik çağ felsefesi ile irtibatlı olmuş, kaynakları çevirmiş, İslam'a özgü iç tartışmalarda bu kavramsal ve yöntemsel araçları kullanmıştır. 1200'lü yıllardan itibaren bu alandaki kaynaklar batı'ya yönelim gösterir ki felsefe tarihçilerinin çoğu, batıdaki din-felsefe ayrımlaşmasının hızlanmasında bu etkinin belirgin bir yeri olduğunu söylerler. İslam filozofları da benzer şekilde inancı antik çağ felsefesinden alınan kavramlarla temellendirmeye, akıl ve mantık yoluyla açıklık sağlamaya yönelirler.
 
Bu yönelimle kutsal metinleri yorumlama, tefsir ve mantık ya da dil analizlerinin ortaya konulduğu görülür. Bu yaklaşım orta çağ felsefesinin genel karakteristiğidir bir anlamda. Yorumsamacılığın kökleri ortaçağ felsefesine uzanır. Diğer ortaçağ filozofları gibi onlarda tanrıdan hareket ederek, varlığa ve var oluşa, insan varlığına ve düşüncesine açıklık getirmeye çalışırlar. Bunlarla birlikte antik çağ düşüncesinin taşınması ve geliştirilmesi bakımından Farabi, İbn-i Rüşt, İbn-i Sina, İbn-i Arabi gibi filozofların Batı felsefesi üzerinde etkisi birçok bakımdan belirleyici olmuştur.

Döneme Damgasını Vuran Önemli Düşünce Adamları

 1. Gnostikler
 2. Augustinus
 3. Anselmus
 4. Albertus Magnus
 5. Aquinalu
 6. Ockhamlı William (Xenon)

ORTAÇAĞ FELSEFESİ DÖNEMLERİ

Biz Ortaçağ felsefesini 2’ye ayırabiliriz.
1- Patristik Felsefe (2.yy-8.yy)
2- Skolâstik Felsefe (8.yy-16.yy)

1 - Patristik Felsefe

Ortaçağ felsefesinin 8.yy’a kadar olan birinci dönemidir. Bu dönem felsefesinin amacı Hıristiyanlığı yaymak ve diğer inançlara karşı savunmaktır. Bu yapılırken de Platon ve Plotinus’un görüşlerinden yararlanılmıştır.
Bu dönemde yapılan en önemli şey Hıristiyan dinin öğretilerinin oluşturulmasıdır.
Bu felsefenin Kurucusu ve en önemli temsilcisi Augustinos’dur. (354–430) ona göre inanç zekâdan önce gelir. Bir şeyi anlamak için önceden onu kabul etmek gerekir. Bunu “Anlayabilmek için inanıyorum” sözüyle belirtir. Ona göre aklın görevi; inanç yoluyla bilinen şeyleri açıklamaktır. Augustinus vahiy yoluyla indirilmiş olan dinin dogmalarını peşinen doğru kabul eder ve Tanrının iyi diye buyurduğu şeyleri tartışılmayacağını söyler.

Augustinus Tanrı ve ruh kavramları üstünde durur. Bunların dışında kalan hiçbir şeyin başlı başına değeri olmadığını söyler. Gerçeğe sahip olan insanın mutlu olacağını söyler. Gerçeğe ulaşabilmek için bu gerçekliğe inanması gerekir. İnsanın kendisini ve Tanrıyı tanıması en önemli gerçekliktir. Bunları bilmek insanı mutlu eder. Erdemlilik, insanın iradesinin Tanrının iradesine sunmasıdır.

Augustinus tarih felsefesinin kurucusudur. Ona göre tarih; bir defa olan ve tekrarlanmayan olaylardan oluşan bir süreçtir.

2 – Skolastik Felsefe

Bu dönem 9.yy’dan 15.yy’a kadar olan dönemdir. Patristik felsefe Hıristiyanlık inancına felsefi bir nitelik kazandırmayı hedeflerken, Skolâstik felsefe bu öğretiyi sistematik hale getirme çabasındadır. Yöntem olarak, aklı vahiy doğrularıyla uzlaştırarak, Hıristiyanlık anlayışını anlaşılabilir kılmaktır. Bu dönemde amaç yeni bir şey bulmak değildir.
Bu dönem kendisine Aristo’yu rehber seçmiştir. Bu dönemin felsefesi öğretmek ve öğrenmek için işlenmiş sistemleştirilmiş bir teolojidir. Bu dönem bir okul öğretisidir.

Bu dönemde gerçek, otoritelerde ve kitaplar da aranır. Gerçeğin doğrudan yapılacak gözlemlerle bulunacağını kabul etmez.

Bu dönemin en önemli 2 düşünürü Anselmus (1033–1009) ve Aquino’lu Thomas’tır.

Anselmus Augustinus’dan etkilenmiştir. Anselmus inancı akıl ile temellendirmiştir. Ona göre insan Tanrıya yönelerek ve inanarak gerçeğin bilgisine akıl ile ulaşabilir.

Klasik çağ ile modern çağ arasında kalan tarihsel dönemde söz konusu olan felsefe faaliyeti; düşünce tarihinde M.S. 1. ya da II. yüzyılla, XV. yüzyıl arasında kalan tarihsel kesitin felsefesi.

Ortaçağ Felsefesi kendi içinde dört ayrı geleneği ihtiva eder:
1- Batı ya da Avrupa’da gelişip, Latince ifade edilmiş olan Hıristiyan felsefesi,
2- Doğuda İslam dünyasında zuhur etmiş ve Arap dilinde ifade edilmiş olan İslam felsefesi,
3- Sadece Hıristiyan ülkelerin­de değil, fakat İslam dünyasının çok çeşitli bölgelerinde Musevi düşünürler tarafından İbranice ifade edilmiş olan Yahudi felsefesi ve
4- Hıristiyan Bizans İmparatorluğu içinde Grek diliyle ortaya konmuş olan Bizans fel­sefesi.

Dört farklı geleneğine, ve söz konusu ge­leneklerin kendi aralarında sergilediği temel birtakım farklılıklara rağmen, Ortaçağ felse­fesi bir bütün meydana getirir. Bunun üç temel nedeni vardır. Her şeyden önce, gerek Hıristiyan felsefesi, gerek İslam felsefesi ve gerekse Musevi ve Bizans felsefesi ortak bir felsefi mirası paylaşır: Antik Yunan felsefe­si. Buna göre, Grek düşüncesi geç Antik­çağda, özellikle Yeni-Platonculuk eliyle Or­taçağ felsefesine önemli bir etki yapmıştır. Ortaçağ felsefesinin kendi içinde bir bütün oluşturmasının ikinci büyük nedeni, sözünü ettiğimiz dört ayrı felsefe geleneğinin bir­birleriyle yakın bir ilişki içinde olmasıdır. Nitekim, Ortaçağda Musevi düşünürler, okudukları İslam düşünürlerden, özellikle de Farabi ve İbni Sina’dan yoğun bir biçim­de etkilenmiş, aynı İslam felsefesi 12. yüz­yıl Rönesans’ı yoluyla Batı’ya kaynaklık, ya da en azından antik Yunan felsefesinin akta­rılmasına aracılık etmiştir. Nihayet, dört ayrı gelenek de, vahye dayalı tek Tanrılı dinlerin hakim olduğu kültürlerin bir parça­sı olmak durumundadır. Dini öğretiyle felsefi spekülasyon, veya teoloji ile felsefe arasındaki ilişki bu geleneklerin her birinde farklılık gösterse de, ele alınan felsefi prob­lemler hepsinde üç aşağı beş yukarı aynıdır.

Söz konusu temellere ek olarak, Ortaçağ felsefesinin temel özellikleri, şöyle sınıflanabilir:
1- İlkçağ Yunan felsefesinin belli bir halkın, antik Yunan ya da Atina halkının, modern felsefenin ise farklı uluslara men­sup ayrı bireylerin felsefesi olduğu yerde, Ortaçağ felsefesi, bireylerin ve halkların ka­rakteristik özelliklerinin üstünde olan dini bir topluluğun, bir ümmetin, Hıristiyan ya da İslam toplumunun veya Yahudi cemaati­nin felsefesidir.

2- Antik Yunan felsefesinin bütünüyle dünyevi bir felsefe olduğu, klasik aklın en temel özelliğinin sekülarizm olduğu yerde, Ortaçağ felsefesi kendisine öte dünyasal bir ilginin hakim olduğu bir felsefedir. Başka bir deyişle, Yunan’da insanın temel proble­minin bu dünyada mutluluğa erişmek oldu­ğu kabul edilmiştir; Yunan’da, insanın bu problemi çözebilecek güce sahip bulundu­ğuna ve kendi çabasıyla iyi ve mutlu bir ha­yata ulaşabileceğine inanılmışken, Ortaçağ­da problemler, bu dünyadaki hayattan ziyade, ahiret hayatıyla ilgili olan problem­lerdir. Aranan mutluluk, bu dünyadaki mut­luluk değil, fakat ebedi bir saadettir. Bun­dan dolayı, antik Yunan’da bağımsız bir felsefe disiplini olan etik ve estetik yerini çok büyük ölçüde teolojiye bırakır.

3- Başka bir deyişle, Ortaçağ düşünürleri önemli olan biricik şeyin insanın doğaüstü varlık alanıyla, aşkın ve mutlak olarak yet­kin varlıkla olan ilişkisi olduğunu öne sür­müşlerdir. Bu da, doğal olarak Ortaçağda felsefenin mahiyetini ve konu alanını baştan sona değiştirmiştir. Buna göre, antik Yunanda doğa bilimiyle sosyal bilimler hem kendi başlarına, ve hem de iyi ve mutlu bir yaşam amacı için sağlam araçlar olarak değer taşı­maktaydılar. Oysa özellikle Hıristiyanlar için bunlar sadece yararsız değil, fakat bazen de zararlı ve hatta tehlikeli disiplinler olup çık­mışlardır. Yine, Yunanlı ahlâklılığı bir top­lumsal etik içinde ve mutluluk amacını gö­zeterek ele alırken, Ortaçağda ahlâklılık dinin bir parçası haline gelmiştir. Dolayısıy­la, Yunan’da etik zaman zaman kozmolojik olarak, zaman zaman da toplumsal bir zemin üzerinde temellendirilirken, Ortaçağda etik teolojik bir düzlemde temellenir. Ni­tekim, bu dönemde davranış ya da insani eylem, amacına göre değil, fakat Tanrı‘nın emirlerine uygun düşmekliğine veya düşme­mekliliğine göre değerlendirilir. Tanrı, insan için yüce ve yüksek bir ideal getirdiğinden, Ortaçağ insanı eksikliliğini, başarısızlığını. ve hatta günahkarlığını her daim duyumsa­mak durumunda olan biridir. İşte bu duru­mun bir sonucu olarak, Yunan düşüncesinin özü itibariyle iyimser bir felsefe olduğu yerde, özellikle Hıristiyan Ortaçağ felsefesi kötümserlik üzerine yükselen bir felsefedir.

4- Yine Yunanlının temelde bir olan, bir­lik içinde bulunan bir evrende, yani bir mik­rokosmos olarak kendisinin bir parçası ol­duğu özde anlaşılabilir olan makrokosmosta yaşadığı yerde, yaratıcısından ayrı düşmüş bir varlık olarak Ortaçağ insanı kendisine yabancı bir evrende yaşamak durumunda ol­muştur. Bu insan için, bir tarafta aşkın, ya­ratıcı Tanrı, diğer tarafta ise kendisini Tanrı’dan her geçen gün biraz daha uzaklaş­tıracak, özüne yabancı bir varlık alanı bu­lunmaktadır. Bundan dolayı, Ortaçağ felse­fesi için problem, teorik ya da bilimsel bir problem olmayıp, tümüyle pratik bir prob­lemdir: Yaratıcısına bozulmamış, maddenin kiriyle pislenmemiş olarak nasıl dönülebile­ceği problemi.

5- Ortaçağ felsefesi, İlkçağ felsefesinden öncelikle bir kopuşu gözler önüne serer. Bu­nunla birlikte, iki felsefe arasında, her şeye rağmen bir sürekliliği ve çok önemli bir noktada da ortaklık vardır. Kopuş temelde, İlkçağ felsefesinin, dini açıklama ya da mi­tolojiyi reddedip, kendisini öne sürmek su­retiyle oluşan ve gelişen’ özerk bir felsefe ol­duğu yerde, Ortaçağ felsefesinin özerkliğini yitirip, tümüyle dine, dini dogmaya tabi olan bir felsefe olmasından kaynaklanmak­tadır. Süreklilik ise, Ortaçağ felsefesinin hem Doğuda ve hem de batıda kültürel ya da felsefi bir miras olarak doğrudan doğru­ya İlkçağ felsefesine dayanmasından mey­dana gelir. Nitekim, Ortaçağ felsefesi dine dayalı, din temelli bir felsefe olsa bile, kav­ram ve kategorilerini, terminoloji sini kendi başına yaratmış bir felsefe değildir. Ortaçağ felsefesi, ihtiyaç duyduğu kavram ve kate­goriler için, doğrudan doğruya Yunan felse­fesine yönelmiştir. Ortaçağ felsefesinin te­melinde bulunan felsefe geleneği, Platon ve Plotinos’un, ve bu arada Aristoteles’in felse­felerinden oluşur. Fakat iki felsefe arasındaki, onları birlikte modern felsefeden bütü­nüyle farklılaştıran, sürekliliğin temel unsu­ru, gerek İlkçağ ve gerekse Ortaçağ düşün­cesine damgasını vuran, modern çağın mekanik dünya görüşünün kendisinin ye­rini alacağı, teleolojik dünya görüşüdür.

6- Ortaçağ felsefesi, teleolojik bir anla­yışla, doğayı Tanrı tarafından bir amaca göre yaratılmış ve düzenlenmiş statik bir sistem olarak görmüştür. Açıklamadan nite­liksel bir açıklamayı anlayan ve nedensel­likten büyük ölçüde ereksel nedenselliği an­layan Ortaçağ düşünürlerine göre, maddi dünya, tanrısal gerçekliğin çok soluk bir gölgesinden başka hiçbir şey değildir.

7- Ortaçağ felsefesi, hemen her felsefe gibi, birtakım kabulleri olan bir felsefe olmak durumundadır. Bu kabullerin en önemlisi ise, Ortaçağ düşüncesine Platon fel­sefesinden intikal eden, en yüksek veya en yüksekte olanın, en üstte bulunanın ontolojik olarak en gerçek, aksiyolojik olarak da en değerli varlık olduğu kabulüdür.

8- Orta­çağ felsefesi dini anlamlandırma ve temel­lendirme çabasında, ana düşüncelerinde, problemlerinde ve bu problemlere getirdiği çözümlerde, hemen her zaman Yunan felse­fesine bağlı kalmıştır. Bu felsefede yapılan iş, daha çok Antik Yunan’ın düşünce dünya­sını benimsemek ve Yunan felsefesinin temel kavramlarını işleyerek, inancı temel­lendirmek olmuştur. Ama, Ortaçağ felsefesi benimsediği ve kendisine göre biçimlendir­diği felsefeyi, genellikle olmuş bitmiş, yet­kin bir sistem olarak görmüştür. Buna göre, antik Yunan felsefesinin dinamik bir yapı sergilediği yerde, Ortaçağ felsefesi mutlak hakikatleri bulmuş olduğuna inanan statik bir felsefedir.

9- Yine, Ortaçağ felsefesinin merkezinde Tanrı vardır. Başka bir deyişle, Ortaçağ fel­sefesi teosantrik, ya da Tanrı merkezli bir felsefedir. Nitekim, bu felsefenin temel ko­nuları, Tanrı ve Tanrı’nın varoluşu problemi, iman ya da otorite ve akıl ilişkisi, Tanrı-evren ilişkisi, kötülük problemi ve tümeller problemiyle belirlenir. İlk bakışta, Tanrı ko­nusunun dışında kaldığı düşünülen temeller konusu bile, tümellerin en azından XIV. yüz­yıla kadar Tanrı’nın zihninde bulundukları veya Tanrı yaratısı ebedi ve bağımsız ger­çeklikler oldukları öne sürüldüğü için, Tanrı konusuyla yakından ilişkili olmak durumun­dadır.

10- Ortaçağ felsefesinde, felsefe inanca, inançta vahye tabi olmak durumundadır. Bundan dolayı, Ortaçağ kültüründe çok önemli bir rol oynayan din, felsefe ve rasyo­nel bir hayat görüşü üzerinde de çok temelli bir etki yapmıştır. Örneğin, Skolastik felse­fede, vahyin temel ya da en azından aklın vazgeçilmez bir yardımcısı olduğuna inanıl­mıştır. Skolastik dönemin filozofları, akıl ile iman arasında bir ayırım yapmış ve zaman zaman da felsefenin göreli bağımsızlık ya da özerkliğini vurgulamış olmakla birlikte, Or­taçağın dünya görüşünde, bilimde ve felsefede, bir çözüme kavuşturulacak problemlerin çözümü de dahil olmak üzere hemen her şey teoloji tarafından belirlenmiştir.

11- Yine Ortaçağ felsefesi söz konusu ol­duğunda, belli bir gelenek, ve vahye daya­nan bir din çerçevesinde oluşan otoriteye duyulan saygı esastır. Bu dönemde felsefenin mahiyeti, kapsamı ve sınırları dini çer­çeve ve ruhani otorite tarafından belirlenir ve hiçbir şekilde değiştirilemez. Ortaçağ fel­sefesi, otoriteye duyulan inancı temele aldı­ğı için de, doğal olarak eleştiriye ve şüphe­ciliğe kesinlikle kapalı olan bir felsefedir.

12- Ortaçağ felsefesi, bütünüyle realist bir çizgi boyunca gelişmiştir. Yani, Ortaçağ düşünürleri, Skolastiğin gerileme dönemin­de çok etkili olan Ockhamlı William bir kı­yıya bırakılacak olursa, tümeller konusunda benimsedikleri realist tavırdan başka, zihin­den bağımsız bir gerçekliğin var olduğun­dan hiçbir zaman kuşku duymamışlardır. Başka bir deyişle, Ortaçağ düşünürleri, on­tolojik realizm bağlamında gerçekliğin zi­hinden bağımsız olduğunu öne sürmüşler­dir. Bununla birlikte, Ortaçağ düşüncesinde, zihinden bağımsız bu gerçeklik, gerçekten ve mutlak olarak var olanın ezeli-ebet ve değişmez Tanrı olması anlamında, tinsel bir yapıdadır. Buna göre, realizmi tamamlayan yaklaşım, aynen Platon ve Plotinos’ta oldu­ğu gibi, spiritüalizmdir.

13- Ortaçağ felsefesi varlığın bilgi ko­nusundan, ya da ontolojinin epistemolojiden önce geldiği bir felsefedir. Buna göre, Orta­çağ felsefesi, özneden hareket eden, bilimin gelişimine koşut olarak önce bilgi konusunu ele alan, ve varlığı bilimin taleplerine göre sınıflayan ya da yorumlayan modern felse­fenin tersine, önce zihinden bağımsız bir gerçekliğin varoluşunu teslim edip, bu ger­çekliğin bilgisine nasıl ulaşılabileceği konu­sunu daha sonra ele alır.

14- Yine, aynı ontolojik bağlamda, Or­taçağ felsefesi, özellikle varlığı bilinen maddi varlık alanı ve bilen özne, madde ve zihin olarak ikiyi ayıran modern felsefenin düalizminin tersine, baştan sona birci olan bir felsefedir. Bu, hem ezeli-ebedi, mutlak, değişmez ve yetkin bir varlık olarak Tanrı’nın, gelip geçici maddi varlık alanıyla kıyaslandığında, biricik gerçek varlık olma­sı; hem modern dönemde ikiye bölünen in­sanın, her ne kadar madde-form, beden-ruh analizine tabi tutulabilse de, birlikli, bütün­lüklü ve ahenkli bir töz olması; ve hem de geliştirilen öğretiler bağlamında, resmi gö­rüşe uygun olmayan hiçbir öğretiye izin ve­rilmemesi anlamında, böyledir.

15- Ortaçağın metafizik anlayışı, varo­lan her şeyin nedeni ya da kaynağı olan aşkın bir gerçekliğe ilişkin araştırma, varolanları varlık kaynağı olan Tanrı’yla ilişkisi içinde ele alma anlamında teoloji olarak metafizik­ten meydana gelir. Ortaçağda gelişen meta­fizik, ayrı, değişmez ve ezeli-ebedi bir varlı­ğa ilişkin araştırmadır. İstisnasız tüm Ortaçağ filozofları, sistemlerinde Tanrı’dan yola çıkar ve önce Tanrı’nın varoluşunu ka­nıtlayarak, varlığı yaratan-yaratılmış olan ilişkisi çerçevesinde ele alır. Buna en iyi örnek, ünlü “beş yol”uyla, Aquinalı Aziz Thomas’tır. O, Tanrı’nın varoluşunu beş ayrı kanıtla ispat ettikten sonra, yaratıcı ve doğa­üstü bir Tanrı dışındaki varlıkları ya da yara­tılanları Aristotelesçi bir kavramsal çerçe­veyle açıklama çabası vermiştir. Aynı şey, İslam dünyası filozofları için de geçerlidir, şu farkla ki Farabi, İbn Sina ve İbni Rüşd’de, Aristotelesçi bir kavramsal çerçe­ve, Plotinos’tan gelen bir südür ya da türüm öğretisiyle tamamlanmıştır. Ortaçağ düşün­cesinin teoloji olarak metafizik anlayışının temelinde ise, varlığın ancak ve ancak varlı­ğın kaynağı olan yaratıcı Tanrı aracılığıyla açıklanabileceğini ve Tanrı’nın varlığının akıl yoluyla kavranabileceğini dile getiren iki kabul bulunur.

16- Ortaçağ felsefesindeki söz konusu teoloji olarak metafizik anlayışı, doğal ola­rak hemen her Ortaçağ düşünüründe bir ör­neğine rastladığımız değere dayalı bir varlık hiyerarşisine yol açmıştır. Böyle bir varlık hiyerarşisi, varlıkları hiyerarşideki yerlerine göre sınıflar ve onlara varlık ve belli bir değer yükler.

17- Ortaçağ felsefesinin en belirleyici yönlerinden biri, de hiç kuşku yok ki, onun yöntemidir. Buna göre, Ortaçağ düşünürleri, Tanrı sözü olan kutsal kitaba dayanan imanı sistematik bir biçimde ifade etmek, savun­mak ve geliştirmek için, daha çok şerhe, kutsal metinleri yorumlama metoduna ve mantıksal/dilsel analize yönelmişlerdir. Or­taçağ düşünürleri bu bağlamda, öncelikle Yunanlıların bilimsel ve felsefi terminoloji­lerini kullanmışlar ve daha sonra da, Yunan mantığını bir bütün olarak almışlardır. Şu halde, Ortaçağ filozofları, imanı sistemleş­tirme ve temellendirme çabalarında aklı ve mantığın tümdengelimsel tekniklerini kullanmışlardır.

Orta Çağ Felsefesi Resimleri

Orta Çağ Felsefesi Sunumları

Orta Çağ Felsefesi Soru & Cevap

Bu yazı hakkında ilk soru soran sen ol..

Orta Çağ Felsefesi Ek Bilgileri

Bu yazıya sende yeni bilgi ekleyerek gelişmesine yardımcı olabilirsin..

Birşey Unutmadın mı ?

Bizi sonra tekrar bulmak için sitemizi aşağıdan beğenmelisin